Nasrettin Hoca Masalları

Nasrettin Hoca’nın Akıllı ve Düşkün Zengin

Bir zamanlar Nasrettin Hoca’nın köyünde çok zengin bir adam vardı. Adı Hüseyin Bey olan bu zengin adam, servetinin büyüklüğü ile ünlüydü. Hüseyin Bey, parasıyla gurur duyar, fakirlere yardım etmek yerine her zaman kendi çıkarlarını düşünürdü. Kendisini, köydeki en akıllı ve en güçlü insan olarak görüyordu. Ancak bir gün, Nasrettin Hoca ve Hüseyin Bey arasındaki ilginç bir olay, herkesin dikkatini çekti.

Bir gün, Hüseyin Bey, Nasrettin Hoca’nın köydeki akıl hocası olduğunu duydu ve onu çağırmaya karar verdi. Hoca, her zaman olduğu gibi merakla köyün etrafında dolaşıyordu. Hüseyin Bey, Hoca’ya olan ilgisini göstererek ona bir yemek daveti sundu. Hoca, daveti kabul etti ve ertesi gün Hüseyin Bey’in malikânesine gitmek üzere yola çıktı.

Hüseyin Bey, Hoca’yı büyük bir zarafetle karşıladı. Yemek sırasında, Hüseyin Bey, Hoca’ya her türlü zenginlikten bahsetmeye başladı. “Biliyor musun Hoca, bu dünyada her şeyin bedeli vardır. Benim malım, mülküm, altınlarım ve mücevherlerim her şeyden değerli. İnsan, para ile ne isterse alabilir. Hem akıllı insan, parayı en iyi şekilde kullanandır, değil mi?” dedi.

Nasrettin Hoca, sakin bir şekilde gülümseyerek cevap verdi: “Evet, Hüseyin Bey, paranın çok önemli olduğu doğru. Ama gerçek akıl, paradan daha değerli bir şeyle ilgilidir.”

Hüseyin Bey, Hoca’nın sözlerine şaşkın bir şekilde baktı. “Gerçek akıl mı? Hoca, demek ki senin aklın başka şeyler söylüyor. Ama ben, paranın her şeyi çözdüğünü düşünüyorum. Sen de bir zamanlar fakirdin, şimdi ise bu kadar bilge oldun. Her şeyin temelinde para vardır.”

Hoca, bu sözlere karşılık vermeden önce, bir süre düşündü. Hüseyin Bey’in düşünceleri hala aklını meşgul ediyordu. Paranın gücüne, insanların ona olan bağlılığına da çok tanık olmuştu. Ama Hoca, fakirliğin ve zenginliğin gerçekte ne olduğunu bilmek istiyordu.

Hoca, birden bir fikirle ilgili düşündü ve şöyle dedi: “Peki Hüseyin Bey, sana bir soru sorayım. Eğer para bu kadar güçlü ve değerli bir şeyse, o zaman senin çok değerli altın ve mücevherlerini bize biraz gösterebilir misin? Herkesin görebileceği şekilde, altınlar ve mücevherler en değerli şeylerdir değil mi? Göster bakalım, bu zenginlikler nasıl bir şey?”

Hüseyin Bey, Hoca’nın isteğine şaşırarak, biraz da kibirli bir şekilde, “Tabii ki gösterebilirim. Ama çok dikkatli ol, çünkü bunlar o kadar değerli ki, gözlerimden bile sakınırım,” dedi ve büyük bir gülüşle, içeriye giderek bir sandık getirdi. Sandığın içinde büyük altınlar ve elmaslar vardı. Hüseyin Bey, bir yığın parayı ve mücevherleri göstererek, “İşte bunlar benim zenginliğimin ta kendisi. Eğer akıllı olursan, bu altınları nasıl kullanman gerektiğini öğrenirsin. Ama bunları sana nasıl kullandıracağımı göreceğiz,” dedi.

Nasrettin Hoca, Hüseyin Bey’in gösterdiği zenginliklere dikkatle bakarak, çok şaşırmış gibi bir tavır sergiledi. “Çok etkileyici,” dedi. “Gerçekten çok değerli altınlar ve mücevherler. Ama Hüseyin Bey, bunları yalnızca görünüş olarak sahip olmak bir anlam ifade etmiyor. Altınlar güzel görünüyor, ama onları bir amaç için kullanmak gerekir.”

Hüseyin Bey, Hoca’nın anlamadığına inanarak, “Hoca, bu altınları benden çok iyi bir şekilde kullanabilen yoktur. Paranın gerçek değerini sen bile anlayamazsın,” dedi.

Hoca, gülümseyerek, “İstersen, altınları gösterdiğin gibi her zaman göster, ama bir de farklı bir oyun oynayalım. Bu altınları ben sana bir hafta boyunca, doğru bir şekilde kullanarak, her gün sana bir öğüt vereyim. O zaman, bu altınların gerçekte ne işe yaradığını daha iyi anlarsın,” dedi.

Hüseyin Bey, Hoca’nın teklifini ilginç buldu. “Peki, kabul ediyorum,” dedi. “Ama nasıl bir oyun oynayacağız?”

Hoca, gülerek, “Her gün, her bir altın parçasını elinden alıp, birisine yardım etmeni isteyeceğim. Yani, her altının karşısında, bir kişinin yardımını, bir amacını gerçekleştirmesini sağlamalısın. Eğer bunu başarabilirsen, o zaman bu altınların gerçek değerini göreceksin,” dedi.

Bir hafta boyunca Hüseyin Bey, Nasrettin Hoca’nın önerilerini uygulamaya başladı. Her gün bir altın parçasını alıp, köydeki fakir insanlara yardım etti. Ancak, her defasında Hüseyin Bey, bir şeyler eksik hissetti. Bir gün, bir altın parçasını alıp köyün fakirlerinden birine verdiğinde, içindeki boşluğu bir an olsun hissetti. Diğer günler de böyle devam etti. Altınları dağıttıkça, köydeki insanların mutlu olduğunu ve hayatlarının değiştiğini gördü.

Bir hafta sonunda, Hoca Hüseyin Bey’e döndü ve sordu: “Şimdi, bu altınlar sana ne anlatıyor? Her gün başka birine yardım ettiğinde, içindeki boşluğun yerini huzur aldığını hissettin mi?”

Hüseyin Bey, başını eğerek, “Evet, Hoca. Senin dediğin gibi, paranın gerçek gücü, onu başkalarına yardım etmek için kullanmakta yatar. Ben, bu altınların dışındaki gerçek zenginliği fark ettim. Huzur ve yardım, paradan daha değerliymiş,” dedi.

Nasrettin Hoca gülümseyerek, “İşte, gerçek zenginlik budur. Paranın gücü, sadece başkalarına yardım etmek için kullanıldığında anlam bulur. Sen şimdi gerçek zenginliği keşfettin, Hüseyin Bey.”

Hüseyin Bey, Nasrettin Hoca’dan aldığı öğütle köyüne dönerken, hayatının en değerli dersini almıştı: Paranın en büyük değeri, başkalarına yardım etmekte ve gerçek huzuru bulmakta yatıyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu